Bir önceki yazıda Lahzen’in bilincini, arı metaforunu ve tuhaf erkek figürünü tartışmıştık; belleğin hem yaralayıcı hem de yaratıcı gücünü açığa çıkaran uğultunun izlerini sürmüştük. Şimdi bu uğultunun üç virgüllerle nasıl dile geldiğini ve Sevda’nın ikileminin bilincin kıyısında nasıl yankılandığını ele alalım.
Erbil’inçok katmanlı metinlerini köşe yazısına uyarlarken üç şeyi korumak istedim: dilin yoğunluğu, bilincin çok sesliliği ve sevda ikileminin etik sorgusu. Okura kısa bir yolculuk teklif ediyorum: Lahzen’in iç titreşimleriyle başlayıp, Tuhaf Bir Erkek’in dışavurumuna doğru ilerleyen bir rota. Bu rotada, okur metinler arasında gezinirken hem Erbil’in estetik dünyasını tadacak hem de kendi belleğinde kalanlarla yüzleşecek.
Leylâ Erbil’in dünyasında sevda, yalnızca bir duygunun adı değildir; aynı zamanda bilincin parçalanmış zamanlarını birbirine bağlayan bir köprüdür. Lahzen’in iç sesi, bir yandan sevdayla yanarken diğer yandan yere batan sarayı, sarnıç, Sultan Ahmet, Ayasofya ve İstanbul’u kuşatan surlar metaforlarıyla varoluşun boşluğuna bakar. Tuhaf Bir Erkek ise bu sevda ikileminin dışavurumudur; aşkın ama hangi aşk? Onu da okura bırakacaktır yazar–– ki sevda hem çekici hem de yabancılaştırıcı yönüyle aynanın iki yüzü gibidir: aydınlık ve karanlık. Böylece iki metin, birbirini tamamlayan ayna parçaları gibi yan yana durur: biri içe bakarken diğeri dışarıyı sorgular.
Ve Erbil’in anlatısında kalan da yalnızca geride bırakılan şey değildir; kalan, hatırlanmanın, unutmanın ve yeniden kurgulanmanın malzemesidir de, geçmiş kadar gelecektir de. Kalanlar, bireyin zihninde birer iz bırakır; bu izler bazen sevdayla, bazen suçlulukla, bazen de bir tür kurtuluş umuduyla ilişkilidir. Tuhaf Bir Erkek’teki ilişkiler, sıradan bir aşk hikâyesinden çok, toplumsal normlarla bireysel arzuların çarpıştığı bir sahnedir. Erbil, bu çarpışmayı dilin sınırlarında, keskin ve şiirsel bir üslupla kurar.
Sevda bir ikilem midir, yoksa insanın içinde taşıdığı iki ayrı zaman mı? Leylâ Erbil’in dünyasında bu soru, hem dilin hem bilincin kıyısında yankılanır. Kalan ile Tuhaf Bir Erkek’in kesiştiği yerde metin, kişisel bir hesaplaşma kadar toplumsal ve kültürel bir hafıza laboratuvarına dönüşür. Erbil’in dili, alışılmış anlatı çizgilerini kırar; zamanın doğrusal akışını parçalar, bilinci birden çok merkezden titreştirir. Lahzen karakteri, bu parçalanmış bilincin en çarpıcı örneklerinden biridir: an ile anı, şimdikiyle geçmişin birbirine karıştığı bir alan.
Son olarak, köşeyi bir soru ile kapatalım: Lâhzen’in ve Sevda’nın kalanları bize ne söylüyor? Kalanlar, geçmişin yükü mü, yoksa yeniden yazılacak bir miras mı? Peki ya sevda, aynanın hangi yüzüdür sizce?
Köşe formatı kısa olması dolayısıyla elbette akademik bir incelemenin derinliğini tam olarak taşıyamaz; dahasını merak edenler novellaların ve akademik çalışmaların dünyasına girebilirler. Ama burada kısa da olsa Erbil’in metnindeki ana damarları, nüansları ve çarpıcı imgeleri dijital ortamda bir ritimle sunmak istedim. Örneğin, Lahzen’in “an”a dair takıntısı, okurun zihninde nasıl bir etki bırakıyor merak ediyorum. Tuhaf Bir Erkek’in toplumsal eleştirisi sadece yazıldığı anı değil, bugünü de çağdaş okura taşıyor. Hatta geleceğin de habercisi olarak Ego’nun içinde saklandığı Sarnıç’ın kapağını İris hep açık tutacaktır ya da “iris başını sarnıcın bileziğinden iyice sarkıtacaktır içeriye,,, siz ne derseniz deyin yukardan haber geldi orada saklıyor dayı ego'yu bu suyun altında, diyecektir,,, kapağı kapattık,,,” mı sizce ? ama Erbil “kış bitmeyecek (…) perdeyi kıvır (…) perdeyi kıvırdım,,, şehir hatlarında yolcu vapurları,,, gorgo’larla boğuşarak yaşama çabalayan insancıkları (…)” diyecektir dün gibi hem de.
Lahzen’in bilinci, arı metaforu ve tuhaf erkek figürü, belleğin hem yaralayıcı hem de yaratıcı gücünü açığa çıkarır. Erbil’in üç virgüllü dili, bu parçalanmışlığı estetik bir düzene dönüştürür. Okur, kendi belleğinin labirentlerinde dolaşırken Lahzen’in bilincinin derinliklerindeki uğultuyu duyar. Bir sonraki yazıda bu uğultunun üç virgüllerle nasıl dile geldiğini, Ego’nun sarnıçta nasıl saklandığını ve bu üç virgüllü cümlelerin bilincin kıyısında nasıl yankılandığını birlikte inceleyelim. Sonraki yazıda Sarnıcı açmaya, Ego’yu dışarıya çıkartmaya ne desiniz?
Elmas Şahin
Yorumlar