Advert
Advert

Zamanın İzinde

Yayınlanma Tarihi :
author

Elmas Şahin

Zaman, hepimizin en çok şikâyet ettiği ama en az anladığı şey desem yanlış olmaz sanırım. “Zaman yetmiyor” diyoruz; oysa belki de zamanın kendisi değil, bizim ona yaklaşışımız eksik. Kronos’un çocuklarını yutması gibi, zaman da bizi yutuyor. Ama bazen Kairos, yani doğru an, bir pencere açıyor: bir bakış, bir koku, bir cümle… İşte o anda zaman duruyor.

Proust, Kayıp Zamanın İzinde’de bir madeleine kurabiyesiyle, ya da çay kaşığının tıkırtısıyla geçmişi yeniden çağırmıştı. Küçük bir tat, belleğin kapısını araladı; çocukluk, aile, unutulmuş duygular bir anda geri döndü. Zaman, kronolojik bir çizgi değil, belleğin içinde saklı bir süreklilikti. Okur için bu, zamanın ölçülebilir değil, yaşanabilir bir şey olduğunu hatırlatır.yani bilinç zamanı sonsuzca akıp giderken aktuel zaman 24 saatlik zaman dilimi içinde sıkışıp kalmıştır.

Henri Bergson da “dure" (süre) kavramıyla tam da bunu anlatıyordu: saatlerin tik taklarıyla ölçülen zaman, aslında yaşanan zamanın yoksullaştırılmış bir kopyasıdır, bir bakıma Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bu anlamı içinde barındırır. İçsel zaman, akışkan ve kesintisizdir; her ne kadar durdurulamasa da bölük pörçük zaman kırıntılarıyla dolu olması nedeniyle düzgün de akmaz o bilinç zamanı, parçalıdır, dağınıktır, iç ve dış seslerle sürekli bölünür ileri geri akar tıpkı Woolf'un Dalgalar'ı gibi ya da Mrs Dalloway'i gibi.  İç zaman bir müzik parçası gibi kesintisizdir; ama küçük bir ses, 'Big Ben’in vuruşu ya da bir kapı tıkırtısı, bu akışı böler. An, geçmişe ve geleceğe doğru akıp gider, dağılır, parçalanır. Bölünemez mi iç zaman, bölünür hem de aktüel zamanın tıkırtılarıyla zamanı ölçmeye çalıştığımızda, ruhunu kaybederiz. Belki de bu yüzden modern çağda zaman hep eksik hissedilir: Biz zamanı ölçerken mi kaybediyoruz, yoksa yaşamayı unuttuğumuz için mi eksik hissediyoruz?

Ahmet Hamdi Tanpınar ise “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” dizelerinin Doğu ile Batı arasında bir zaman algısı kurduğu bir gerçek. Tanpınar için zaman, hem bireysel hem kültürel bir olgıu olarak  tıpkı Mümtaz'ın Huzur romanında "Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu" sözlerinde yankısını bulur. Diğer yandan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde zamanın düzenlenmesi, aslında toplumdan ziyade biraz estetik bakarsak "sanatın" düzenlenmesiyle eşdeğerdir. Zaman, bir medeniyetin aynası, ölüm ve yaşam arasındaki çizgidir bir bakıma. Clarissa Dalloway'in ve Mümtaz'ın  ölüm ve yaşam arasında savrulmalarında şüphesiz çektikleri acılara en iyi merhem "sanat" olacaktır. Doğaya bir sanatkâr dikkatiyle bakmaları zamanı kendi ruhlarındaki melankolik ezgilerle algılamaları, doğayla bütünleşmeleri "zamana vuran dalgalar" gibidir. Doğanın onları gri, kül renkli, kurşuni dalgalarla karşılaması, Shakespeare'in bitmez trajedilerini iliklerine kadar hissetmeleri, Batı müziğinin güçlü ismi Wagner, operasıyla bireyi diken üstünde tutar. Bununla da kalmaz Schopenhauer felsefi imgelemleriyle bireyi varoluş sarmalına sürükler, Beethoven da ölüm marşlarını çalar. Bilinç zaman hiç durmadan akıp giderken Türk musikisinin önemli ismi Dede Efendi’nin ‘Ferahfeza ayinleri’ arzulanan Huzur'u saat rakkasları gibi sunacak mıdır bireylere ? bir 'Mahur Beste’ tadında? Tanpınar'ın deyimiyle "bizim olmayan bir zamanın daveti"ne yol mu gösteriyor dersiniz?  Zamanın külleri arasında aradığımız şey nedir? Eksik olan biz miyiz, yoksa zaman mı? Belki de zaman, bize hükmeden bir efendi değil; bizimle oyun oynayan bir dost.

Bugün zaman, hızın içinde parçalanıyor gibi. Sosyal medya akışında saniyeler içinde tüketilen içerikler, zamanı film fragmanlarına bölüyor adeta. Bir romanı geçtim, bir öyküyü, bir köşe yazısını okumak peygamber sabır gerektiriyor. Oysa bir cümlenin içinde, bir melodide, bir film sahnesinde zaman hâlâ yavaşlıyor. Belki de edebiyat, müzik ve sanat, zamanın en büyük direniş alanı.

Zaman bireyin zihnindeki dalgalarla kol kola yürür. An, geçmiş ve gelecek bir bakıma Leylâ Erbil’in Üç Başlı Ejderha’da ortaya koyduğu gibi bilinci yıkıp geçer.. Zaman ve bilinç dalgaları Kierkegaard tadında bir gerçekliğin peşinde arayışa sürükler bireyi ‘üç başlı ejderha’ misali. Samuel Beckett, Proust kitabında Proust’un kayıp zamanının izini sürerken, “Saatlerden ve günlerden kaçış yoktur. Ne yarından ne dünden. Dünden kaçış yoktur çünkü dün bizi çarpıtmıştır, ya da biz onu" diyecektir. Dünü/geçmişi bir takım çağrışımlarla hatırlamak hem de en olmadık zamanlarda geri çağırmak,, zihni bir yığın hatıralarla, saatlere sığmayan bir geçmişin hazineleriyle doldurmak kayıp zamanın izinde  Proust’un da ifade ettiği gibi bireyin “bilinçaltına gömülen bu hazineye ulaşmak” kolay mıdır sizce ? Belki de zamanın en büyük sırrı, onun kaybolmasında değil; hatırladığımızda yeniden doğmasında saklıdır, okyanusların derinliğinde gizli kalmış bir inci tanesi gibi…

Zamanın izinde dolaşırken belleğin kapısını da araladık; belki de bir sonraki durak, hatırlamanın ve unutmanın labirentinde bellek olacak.

begendim
0
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar